Blogladıkça yükselen…
Kategori: KİŞİSEL
6 Oca 2010Ülke bir deÄŸiÅŸim sürecinden geçiyor. Askerler yargılanıyor, Genelkurmay’a ait binalarda aramalar yapılıyor v.s. Aklı başında bir insanın bu sürece kayıtsız kalması düşünülemez. Ama…
“Ama” kısmı biraz paradoksal ne yazık ki. Anti-militarist bir söyleme sahip olmak körü körüne A.K.P. yandaÅŸlığına dönüşmeye baÅŸladıysa orada durmak lazım. Zira yakın tarihimiz siyasetin bireyi bir çeÅŸit sivil militarizme sürüklemesinin örnekleriyle dolu. Durulması gereken nokta tam da burası.
Yine de faydasını gördüm. Bir kere böyle bir oruç beklentiden ve sorumluluktan kurtarıyor sizi. Eşe, dosta karşı olan sorumluluktan bahsediyorum. Bir taraftan da eş, dost olmadan hayatın ne denli sıkıcı bir şeye dönüştüğünü göstermesi açısından iyi. Öte yandan böyle bir durumda kimlerin gözünde değerinizin olduğunu da görüyorsunuz ki yukarda atladığımı belirttiğim küçük detay böyle bir şey; birileri gelip beni buldu.
Diğer taraftan süreç içerisinde uykuyla alakalı ciddi problemler yaşadım ki düzensiz de olsa kendi içinde bir düzene sahiptir uykum. (Hala o eski karmaşık düzenine döndürebilmiş değilim) İnsanlar genellikle gün içerisinde arar birbirini. Uykunun telekominikasyonla alakalı kısmı buradan kaynaklı. Şimdi bir görüşmeye gitmem lazım fakat uyku sistematiğim bozulduğu için gidemiyorum. Telekominikasyon orucunun yan etkisi bu oldu.
Kategori: YORUM
11 Ara 2009->
Bu bir isyanın dile getiriliÅŸidir. Bu, göz göre göre, siktiriboktan ideolojik kavgalar uÄŸruna hayatlarının baharında ölüme gönderilen gençlerin ardından yakılan ağıtların tercümesidir. Bu, kitleleri “ÅŸehitler ölmez, vatan bölünmez” sloganlarıyla gaza getirip daha fazla “ölüm” isteyen “savaÅŸ tüccarları”na edilmiÅŸ bir küfürdür. Bu, özünde “dini” olan bir kavramı “laik cumhuriyet” jargonuna uyduran silah tüccarlarının halkı uyutmak için nasıl benimsettiklerini görüp, görmeyenlerin körlüğüne edilmiÅŸ bir hakarettir.
ŞEHİTLER ÖLMEZ, VATAN BÖLÜNMEZ?
“Allah yolunda öldürülenler için “ölüler” demeyin. Tam aksine, onlar dirilerdir ama siz farkında olmazsınız.”
Bakara Suresi 154. ayet. İslam dininin “cihat” politikasına gönüllü savaşçılar kazandırabilmek için inmiÅŸ ayetlerden. Bahis konusu sloganın kökeni. Tabi hilafet eksenli bir devletten laik cumhuriyete geçiÅŸle birlikte “ümmetçi” din kökenli söylem “ulusçu” laik söyleme dönmüştür. Oysa kitleleri harekete geçirmenin en kolay yollarından biri “kutsallaÅŸtırılmış kavramlar” olduÄŸundan “ÅŸehitlik” kavramı laik devlet tarafından sahiplenilmiÅŸ, diÄŸer bir “kutsal kavram” olan “vatan” kavramıyla birleÅŸtirilerek 30 yıllık savaÅŸta evlatlarını yitiren ebeveynler için teselli sloganına dönüştürülmüştür. Oysa vatanın bölünmesi çatışmalarda ölen gariban askerlerden ziyade karnı tok, sırtı pek politikacıların elindedir. Ve bu politikacılar silah üreticileriyle birlikte hareket etmektedir.
Çatışma sayesinde bölgeden ülkeye giren uyuÅŸturucunun Ege’den Avrupa’ya sevkinden de payları vardır bu politikacıların. Asya kökenli uyuÅŸturucu Avrupa’ya yukarıdan Rusya veya aÅŸağıdan Afrika üzerinden deÄŸil bizim ülkemiz üzerinden sevk edilmekte ve bunu bütün dünya bilmektedir. Kimse ses çıkarmaz, çünkü herkes bu pis paradan payına düşeni alır. Aynı ÅŸekilde T.S.K.’nın savaÅŸ harcamalarından kimlerin fayda saÄŸladıklarını, Rusya’ya verilen helikopter ihalelerinde kimlerin aracı ÅŸirketleri üzerinden bu ihalelerin verildiÄŸi, İsrail’le çıkan modernizasyon anlaÅŸmazlıklarının aslında ekonomik baÅŸka altyapılarının olduÄŸunun, aslında devletlerin deÄŸil medya, futbol ve sanayi dünyasından tanıdığımız isimlerin politik baÄŸlantılarını kullanarak baÅŸka çıkarlar peÅŸinde koÅŸtuÄŸunu da bilmeyiz. Yukarda filler tepiÅŸirken aÅŸağıda çimenler “ÅŸehitler ölmez, vatan bölünmez” diye bağırır durur. Ölür ulan, ÅŸehitler de ölür.
Ne zaman ülkede bu pis savaşın iç yüzünü göstermeye yönelik eylemler sergilense silahlar konuÅŸur. UÄŸur Mumcu öldürülür mesela. Bize ÅŸeriatçıların öldürdüğü dezenformasyonu pompalanır bu pis çarkın medya kanalıyla. Oysa ÅŸeriatçı dediÄŸin kalabalığın o esnada “bir sineÄŸin üzerine pislediÄŸi seccadede namaz kılınır mı?” gibisinden saçma bir meseleyi tartıştığından haberimiz olmaz, hemencecik kabulleniriz bu bilgiyi. Oysa daha sonra ortaya çıkar UÄŸur Mumcu’nun P.K.K. ve derin devlet arasındaki baÄŸ üzerinde çalıştığı ve bir takım somut verilere ulaÅŸtığı. Fakat bizim algımız kördür artık. Durduk yerde P.K.K. pusu kurar, 7 körpeyi kurban veririz. “Durduk yerde bu adamlar neden pusu kurdu” diye sormayız kendimize. “P.K.K. mı kurdu bu pusuyu yoksa baÅŸkaları mı” diye tartışırız. Oysa görmeyiz demokratikleÅŸmenin P.K.K.’nın iÅŸine gelmediÄŸini. Bölgedeki egemenliÄŸini yitireceÄŸi için bundan kaçındığını görmeyiz. Görmeyiz bölgedeki çatışmanın T.S.K.’nın iÅŸine geldiÄŸini. Bölgedeki karanlıktan payını alan ortakları çoktur çünkü. Sınırdan kaçak sokulan mazotun mahalle aralarında damacanalarla satıldığını sanırız. Oysa dev petrol ÅŸirketlerinin parçası olan petrol istasyonlarında satılır bu petrol. Topu topu 5 tanedir ve hepsi payını alır bu kaçak petrolden ama biz görmeyiz. “Åžehitler ölmez, vatan bölünmez” diye bağırır dururuz avazımız çıktığı kadar. Ölür ulan, ÅŸehitler de ölür.
Yukarıdaki fotoğraf bir şehidin mezarı. Hikayesi enteresan; bir adamın oğlu P.K.K. saflarında savaşırken ölür. Babası mezar taşına şehit yazdırır. Olay mahkemelik olur. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi babaya beraat kararı verir ve mezar taşını iade eder. Devletin resmi makamlarınca şehittir oğlu artık. O yüzden şehitler de ölür ulan!
Demokratik açılımın sadece P.K.K.’yı kurtarmak için giriÅŸilmiÅŸ bir hareket olduÄŸunu düşünürüz. Oysa bizim geleceÄŸimizdir kurtulacak olan. Ama göremeyiz. Sığ politik tartışmalar arasında kaybolur gider görme yeteneÄŸimiz. Åžehit verir öteki oÄŸlumuzu da vermeye gönüllü oluruz. “Vatan saÄŸ olsun” deriz, doya doya seviÅŸemeden ölen evlatlarımızın arkasından. Oysa bütün dünyayı kurban ederdik evladımıza devlet baba bize o ÅŸaÅŸaalı töreni hazırlamasa. İnsanoÄŸlu bu ya, hemen kanarız, vatan sevgisi evladımıza olan sevgimizi bile kör eder oluÅŸturulan atmosferde. Kimse çıkıp “bütün vatanlar kurban olsun ulan benim biricik yavruma” diyemez, dedirtmezler. O yüzden ÅŸehitler de ölür ulan.
Biz ÅŸehitler ölmez dedikçe daha çok evladımız ölür. O yüzden birilerinin çıkıp haykırması lazım “ÅŸehitler de ölür ulannn!”
(Ey kavmim! Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.)
->
Bir yorumcu “bunlar olacak, bunlar doÄŸum sancısı” dedi, mantıklı. İçerisinde bulunduÄŸu ortam sıkıcı, dar geliyor. O yüzden kıvranmakta, tekmelemekte. Ama diÄŸer taraftan sıcak ve koruyucu bir yuva onun içi. Dışarıya çıkmayı kabullenmiyor. Sancı üzerine sancı.
“Türkiye kendi aydınlanmasını yaşıyor.” Bir “sosyal medya” mecrasında kurulmuÅŸ bir cümle. “Emmanuel Kant aydınlanmayı “Sapere Aude; aklını kullanma cesaretine sahip ol” diye tanımlıyordu. Bu aydınlanmanın temel felsefesidir.” (bkz) Bizim “aydınlanma” olarak bildiÄŸimiz cumhuriyet döneminin aslında “baÅŸkalarının aklına” güvenmekten öte bir tarafı yoktur. Oysa ÅŸimdi bize öğretilen ve dayatılanın haricinde bir akıl kullanma söz konusu. “Türk” tarihinde hiç olmadığı kadar kitlesel hem de.
Pusu malum; ReÅŸadiye’de 7 asker ÅŸehit. İşte ÅŸehit düşen Cengiz SarıbaÅŸ’ın amcasının aÄŸzından dökülenler;
Bu savaş, çok anlamsız bir savaş. Bunun mutlaka bitirilmesi lazım. 25 senedir bu savaş nasıl bitmez? Demek ki silahla halledilmiyor, silahla bu iş çözülmüyor. Bunun yanında artık masa başında mı olur? Deniz Baykal ve Bahçeli bu işle ilgili geride duruyorlar. Ülkemiz için, gençlerimiz için hep zarar.
Ne olursa olsun bu savaşın bitmesi lazım.
Türkiye büyük bir devlet. Yani bu anlamsız, çok çirkin bir savaÅŸ. Mutlaka hallolması lazım, ama masa başında, ama şöyle, ama böyle, ama fedakarlık. Ne olursa olsun bu savaşın bitmesi lazım. Daha nice Cengizler böyle gider. Giden geri gelmiyor, ateÅŸ düştüğü yeri yakıyor. Ölen geri gelmiyor. Sade baÅŸsaÄŸlığı dilemeyle, sadece ‘şöyle olmuÅŸ, ÅŸehitlerimiz böyle olmuÅŸ’ demekle olmuyor, yarın unutuluyor, unutulmasın.
Savaşı yapanlar da bu ülkenin çocukları, ölenler de bu ülkenin çocukları, kurÅŸun sıkanlar da bu ülkenin çocukları. Mutlak suretiyle Bahçeli ve Deniz Baykal’a çok görev düşüyor. Tarih bunları yazacak sonra, piÅŸman olacaklar sonunda. Onun için herkesin elini taşın altına koyup elbirliÄŸi içinde bu terörü bitirmemiz lazım. (bkz)
Şer odakları devrede. Durup dururken 7 asker şehit. İstatistik tablosundaki yerlerini aldılar. Devlet Bahçeli için sadece istatistiki bir bilgidir 7 askerin şehit olması. Deniz Baykal için de, Tayyip Erdoğan için de, senin, benim için de öyle. Sonuç kaça kaç? Sahi, Ceylan ve Serap hangi tarafın istatistiğine girer?
D.T.P. EÅŸbaÅŸkanı Emine Ayna’nın çoukluÄŸunda Kütahya’da yaÅŸadıkları ev Kürt oldukları için yakılmış. Bir müddet bir kamyonun kasasında yaÅŸamak zorunda kalmışlar. Hırçınlığının nedeni ÅŸimdi anlaşıldı. Devlet Bahçeli’nin hırçınlığının sebebi ne acaba?
Peki Abdullah Öcalan’a ne diyeceÄŸiz? “Hayatını, Kürt Halkı’nın kurtuluÅŸu için feda etmiÅŸ bir önder”e yakışıyor mu bir odanın santimetre hesabını yapmak? Kahramanlık bu kadar ucuz mu artık?
D.T.P. içinde ılımlı ve radikal olarak adlandırılabilecek iki kanadın bulunduÄŸu aÅŸikar. EÅŸbaÅŸkanlar bir anlamda bu iki kanadın temsilcileri. Emine Ayna’nın faÅŸizan çıkışlarına raÄŸmen Ahmet Türk’ün asil duruÅŸunun saygıyla selamlanması gerek.
D.T.P.’nin kapatılması durumunda açılım süreci tıkansa da Türk insanının aydınlanma süreci devam edecek. Tabi karanlığın direniÅŸi de…
Kategori: YORUM
26 Kas 2009İnsanımızın yakasını bir türlü bırakmayan yapışkan yargılarımız vardır. Uzun ömürlülüğü bize hastır, baÅŸkasında bulamazsınız. “Kulluk” ve “teb’alık” vardır ne de olsa kökenimizde. Alışkanlık yapmış, genlerimize iÅŸlemiÅŸtir. Rusların üç farklı rejim deneyimlediÄŸi sürede biz C.H.P.’yi deneyimleriz, yarı süresine Süleyman Demirel deneyimini anca sığdırırz. İzmir “gavur”dur Sivastan ötesi Kürt. Bütün Karadeniz Laz’dır bizim için, bir avuç Laz kalsa da gerçekte. Kolay deÄŸildir Anadolu insanının yargısını deÄŸiÅŸtirmek. “Dönek” deriz çünkü yargı deÄŸiÅŸtirene.
Yargımız katı taraftarlığımızdan gelir. İzmir’i düşünün; A.K.P.’yi sevmedi İzmir, seçimlerde gördük. Taraftarı olduÄŸu parti istemiyor diye insanlıklarını bir kenara atıp tamamen politik bir davranışla Kürtleri taÅŸladılar. Yargı derken Kürtlerle ilgili yargılarından bahsetmiyorum, A.K.P. ve C.H.P. ile ilgili yargısından bahsediyorum İzmir’in.
Fotoğraf, demokrasiyi isteyen taraf A.K.P. istemeyen taraf C.H.P. şeklinde. İzmir son eylemiyle istemediğini gösterdi. Ama?
Ama kısmına gelince, Anadolu Üniversitesi rektör seçimlerinde meydana gelen haksız durum aslında A.K.P.’den çekinen kesimin haklılığını ortaya koyar nitelikte. Y.Ö.K.’ün tercihi diyebilirsiniz. Artık ÅŸunu benimsemek lazım Y.Ö.K. iktidar tarafından ÅŸekillendirilmiÅŸtir. Kimseyi kandırmanın bir anlamı yok. İnsel’in dediÄŸi gibi öğretim görevlilerinin demokratik seçimine saygı gösterilmemiÅŸ, “raÄŸmen” 3. sıradaki aday rektör olarak atanmıştır. Ve bu, Y.Ö.K. veya Abdullah Gül’ün deÄŸil A.K.P.’nin ayıbıdır.
Yargılardan kurtulmak o kadar da kolay deÄŸil. “Dönek” tam dönemiyor çünkü. Arada kalmak derken, budur iÅŸte.
Bu arada Mustafa Balbay’ın mahkemede sarfettiÄŸi “ben buradayım, paÅŸalar nerede?” mealindeki sözleri Ergenekon Davasında gözlerden kaçan veya bilinçli bir ÅŸekilde görmezden gelinen bir gerçeÄŸi hatırlatmıştır; “bu bir darbe davasıysa paÅŸalar neden yok?” Bu da A.K.P.’nin samimiyetine gölge düşüren baÅŸka bir unsur.
Kategori: KİŞİSEL
21 Kas 2009Kategori: YORUM
16 Kas 2009Berlin duvarının 20. yıkılış yıldönümüne denk gelen Demokratik Açılım görüşmelerinde Ömer Çelik “GüneydoÄŸu’daki kardeÅŸlerimizle aramıza alaturka Berlin Duvarı örenler”den bahsetmiÅŸti. OHAL yapısının fiili federasyon olduÄŸunu söyleyen Çelik oldukça etkileyici bir konuÅŸma yapmıştı fakat liderlerin gölgesinde kalmıştı bu konuÅŸma. “Alaturka Berlin Duvarı” kavramını ben ilk kez Ömer Çelik’ten duydum.
Gerçekten de OHAL dönemine baktığımızda (hatta halen bu gün bile) tek taraflı geçiÅŸe açık bir duvar var ortada. Kürtlerin batıya geçiÅŸi serbest fakat batıdan GüneydoÄŸu’ya geçiÅŸin yasak olduÄŸu görünmez bir duvar. TuÄŸlalar yerine “korku tohumları” kullanılarak örülmüş bir duvar. Böyle bir tek taraflılığın bir amacı olabilir; bölgede olan biteni batıda yaÅŸayanların görmesini engellemek. Nitekim baÅŸarılı da olmuÅŸtur bu alaturka duvar. Bu gün GüneydoÄŸu’da yaÅŸanan barış kutlamalarının batıda anlaşılamamasının sebebi budur.
“DaÄŸdan inenler” arasında bulunan Elif ÜstündaÄŸ katıldığı bir panelde “30 yıldır cenaze karşılayan bir halk, çocuklarını karşısında gördü, bu sevinç anlatılmaz” diyerek batının bu sevinci anlayamamasının sebebini gösteriyor bir anlamda. Burada medyamızın da bu duvarın arkasında kaldığını belirtmekte haber var. BBC Türkçe’nin hazırladığı “Duvarın Tanıkları” haberinde Berlin duvarının doÄŸusundaki insanların Batı Berlin televizyonlarını izleyerek batıdaki yaÅŸamı gördükleri ve o ÅŸekilde yaÅŸama isteklerinin duvarın yıkılmasındaki en büyük etken olduÄŸu belirtiliyor. “İnsanların geçiÅŸini engelleyen duvar, televizyon sinyallerinin geçiÅŸini engelleyemedi.” Dolayısıyla medyanın etkisi büyük oluyor duvarın yıkılışında.
Aynı ÅŸekilde bizim “Alaturka Berlin Duvarı”mızın 30 yıldır dimdik ayakta kalmasının nedeni de medyamızdır. Savaşı sorgulamadan, salt “ÅŸehit” kavramı üzerinden propaganda yaparak duvarın saÄŸlamlaÅŸtırılmasına katkıda bulunmuÅŸtur. İnsan hayatını istatistiki bilgiler ışığında yansıtarak “onların ölüleri bizimkinden daha fazla” gibi aÅŸağılık bir propagandayla vatandaşın benliÄŸinde “biz-onlar” ayrışmasını perçinlemiÅŸtir. Bir taraftan da “onların ölüleri”nin fazla olduÄŸunu belirterek toplumsal bir rahatlamanın yolunu açmıştır. Zaman zaman propaganda “bizim ölülerimiz daha fazla” ÅŸekline dönüştürülmüş ve bu da toplumsal infiallerin yaÅŸanmasına sebep olmuÅŸtur. Bu arada rakamların kaynağının Genelkurmay olduÄŸunu belirtmekte de fayda var.
Sözlerimi yukarda bahsettiÄŸim panelde daÄŸdan inen PKK’lıların askere alınmasıyla ilgili bir soruya M. Åžerif Gençdal’ın “anlamlı” yorumuyla bitirmek istiyorum; “biz silah bırakıp geldik, siz yeniden elimize silah mı vereceksiniz?”
Videoyu göremiyorsanız şu adresten izleyebilirsiniz.
Kategori: ÖTEKİ
15 Kas 2009
“Bu Kalp Seni Unutmaz T.S.K.” baÅŸlıklı yazımda bahsettiÄŸim, cezaevi görüşme sahnesinin yaÅŸanmış bir öykü olduÄŸunu, olayın başından geçtiÄŸi kiÅŸinin Kamber AteÅŸ isimli mahkum olduÄŸunu öğrendim. Dahası Diyarbakır İ.H.D. tarafından kitaplaÅŸtırılan “Hapishaneden Öyküler” kitabına ismini veren öykünün bir de Nazım Hikmet Kültür Merkezi tarafından çekilmiÅŸ kısa filmi var ve Gülsüm Akyüz tarafından yazılmış bir ÅŸiir;
dilim tutuklu oÄŸlum
seninle konuÅŸamam
gözlerime bak
sözlerimi anlarsın
gözlerimin derininde
kaç uykusuz geceler
kaygılı bekleyişlerden
sana zulüm yaptılar mı?
-kamber ateş nasılsın?
N.H.K.M. Sinema Topluluğu tarafından çekilen kısafilm;
24 Saatlik bir uykusuzluÄŸun ardından alışkanlık itibariyle bir film karşısında uyuklamak üzere laptopu elime alıyorum. O an aklıma meclis görüşmelerinde Ömer Çelik’in söylediÄŸi; “biliyormusunuz BU KALP SENİ UNUTURMU diye bir dizi var..orda diyarbakır da olanları anlatıyor..hakikaten bu kalp bunları unutmaz” sözleri geldi. Dizinin ilk bölümünü daha önce izlemiÅŸtim, ikinci bölümü izlemeye baÅŸladım. Yakın tarihle “alıp-veremediÄŸi olan” bir insan olarak, o kadar uykusuz olmama raÄŸmen izlemediÄŸim 4 bölümü birden izledim.
Dizinin daha önce Genelkurmay’dan tepki aldığını gazetelerde okumuÅŸtum. Diyarbakır Cezaevi sahnelerini görünce tepkinin sebebini daha iyi anlıyorsunuz. Oysa beni iÅŸkence sahnelerinden daha çok ziyaretçi görüşmesindeki sahne etkiledi.
Ziyaretlerde Kürtçe konuÅŸmak yasak. Türkçe bilmeyen bir anne-oÄŸul arasında gerçekleÅŸen ziyaret sahnesi. Telörgülerin arkasından, dokunmak yasak. Anne dışarda öğrendiÄŸi tek Türkçe cümleyi “Berzan, nasılsın?” cümlesini aÄŸlayarak söylüyor. Berzan da bildiÄŸi bir kaç cümleden biriyle aÄŸlayarak cevap veriyor; “iyiyim anne, sen nasılsın?” Sonra anne sorusunu tekrarlıyor, Berzan aynı ÅŸekilde cevap veriyor. Ve bir kez daha… Derken anlıyorsun anadilde konuÅŸmanın ne anlama geldiÄŸini.
Dizi “cesurca” diye niteleyebileceÄŸimiz cümleler kuruyor. “Açılım” günlerinde izleyiciyi “uyandırmak” anlamında iÅŸlevselliÄŸini yerine getiriyor. Bundan beÅŸ yıl önce böyle bir ÅŸey Türk Televizyon’larında olamazdı. Aslında hükümetin Kurtlar Vadisi’nde yaptı(rdı)ğı gibi bir “toplumu aydınlatma projesi” olarak düşünüyorum. Kurtlar Vadisi yıllarca “çete” kavramına izleyiciyi alıştırdığı için “Ergenekon”a “komplo teorisi” yakıştırması yapanlar, sadece hükümetin siyasi arenadaki rakipleri. Kalabalık kitleler bu gün Ergenekon’un gerçekliÄŸine inanıyorsa bunda Vadi’nin katkısı büyüktür. Aynı ÅŸekilde “Bu Kalp Seni Unutur mu?” dizisi de kitleyi Ergenekon’cuların cezalandırılmasına hazırlamanın yanısıra muhalif kanattan da alabildiÄŸi desteÄŸi almak amaçlı bir “ısmarlama dizi” gibi durmakta. Zaten yazar ve danışman kadrosunda Fehmi Koru ve Mümtazer Türköne olunca hükümetin ne kadar iÅŸin içinde olduÄŸu daha rahat anlaşılıyor.
Akıllara ÅŸu soru gelebilir; “dizi 12 Eylül Darbesi’ne yargı yolunu açmak için kamuoyunu hazırlama amacı güdüyor olabilir mi?” Zannetmiyorum. Zira hükümetin geldiÄŸi geleneÄŸin 12 Eylül’le görülecek bir hesabı yok. Hatta dizide Erbakan’ın pasif kalışının eleÅŸtirisini bile görebilmek mümkün ki; A.K.P.’nin Erbakan’dan kopuÅŸ gerekçelerinden biri de 28 Åžubat karşısında pasif kalışıdır.
Daha önce de pek çok yazıda değindiğim üzere A.K.P. medyayla kitleleri etkileme konusunda uzman bir altyapıya sahip ve bunu gayet başarılı bir şekilde uygulamakta.
(Ayrıca bkz; Osmanlı’dan Günümüze İlmiye-Harbiye ya da O.R.D.U.-A.K.P.F. Kavgası)
Kategori: FOTOÄžRAF
13 Kas 2009“Kudretlinin eleÅŸtirisi”ne devam. Protesto seçkisi-3. Devamını okuyun »
Kategori: UTANÇ VESİKASI| YORUM
12 Kas 2009Sevan NiÅŸanyan 11 Kasım 2009 tarihli Taraf Gazetesindeki köşesinde, Cumhuriyet’in 86. yılı nedeniyle kaleme aldığı GençliÄŸe Hitabe baÅŸlıklı yazısının ardından kendisine gelen mailleri yayınladı. AÄŸza alınmaz hakaretler, küfürler, ölüm tehditleriyle dolu mailler. Peki ama ne yazmıştı da bu kadar insanı kızdırmıştı?
“Seksenaltı yıl yeter” diyerek baÅŸladığı yazısına “Kan-vatan-düşman’dan ötesine aklı ermeyen bir dil bu ülkeyi bunca yıl esir etti. Artık yeni ÅŸeyler düşünmenin vaktidir” diyerek bu edebiyatın zirvesi olarak gördüğü “GençliÄŸe Hitabe”yi yeniden kaleme almış, ve Türk GençliÄŸine birinci vazifesinin “insan olmak” olduÄŸunu öğütleyen, insani erdemleri öven bir yazı yazmıştı. Gayet samimi duygularla donanmış bir yazı.
Fakat Cumhuriyetin tornasından geçmiÅŸ, tek bir kalıp baz alınarak iÅŸlenmiÅŸ, faÅŸist, ezberci, düşünebilmek için kendisine akıl verecek insanlara muhtaç, güdülmeden yaÅŸayamayan, konuÅŸmak yerine “paykıran” ve böylece cesur, cabbar ve kudretli görüneceÄŸini zanneden Ogün Smast bozması-hayranı “Türk İstikbalinin Evlatları” aldıkları ezberci eÄŸitimin haricinde bünyelerinin karşılaÅŸtığı bu “farklılık“ı hazmedemeyip mide bulantılarını kin ÅŸeklinde kuÅŸmuÅŸlar ki bu da Sevan NiÅŸanyan’ın ne kadar haklı olduÄŸunu gösterir. DoÄŸru ya Hırant Dink öldürüldüğünde aÄŸlayanlar olduÄŸu gibi alkış tutanlar da vardı. DoÄŸru ya Onur Öymen gibi bir milletvekili çıkıp meclis kürsüsünde açılımı Demokratik Açılım’ı eleÅŸtirirken “varsın analar aÄŸlasın, Dersim’de de aÄŸlamışlardı” gibi haddini bilmez aÅŸağılık bir cümle kurarak katledilen 90 bin Kürt’ün kanından nemalanmak için kepazeleÅŸiyordu.
İster Birinci Cumhuriyet deyin, ister oligarÅŸi, isterse Kemalizm. Adını ne olursa olsun yanlışlarla dolu, kendi söylediÄŸine kendisi bile zor inanan, dört tarafı düşmanlarla çevrili, eli sürekli tetikte olan, her metrekaresi yıkılamaz “tabu“larla bezenmiÅŸ devrin sonu gelmiÅŸtir. Devir “kan“a deÄŸil “insanlık” ve “erdem“e deÄŸer verme devridir.
"Biz televizyon izlemekle, milyonerler, sinema tanrıları, rock yıldızları olacağımıza inanarak büyüdük, ama olmayacağız. Simdi bunu anlamaya başlıyoruz.. Tyler Durden "Fight Club''