Blogladıkça yükselen…
Kategori: KİŞİSEL
6 Oca 2010Ülke bir değişim sürecinden geçiyor. Askerler yargılanıyor, Genelkurmay’a ait binalarda aramalar yapılıyor v.s. Aklı başında bir insanın bu sürece kayıtsız kalması düşünülemez. Ama…
“Ama” kısmı biraz paradoksal ne yazık ki. Anti-militarist bir söyleme sahip olmak körü körüne A.K.P. yandaşlığına dönüşmeye başladıysa orada durmak lazım. Zira yakın tarihimiz siyasetin bireyi bir çeşit sivil militarizme sürüklemesinin örnekleriyle dolu. Durulması gereken nokta tam da burası.
Yine de faydasını gördüm. Bir kere böyle bir oruç beklentiden ve sorumluluktan kurtarıyor sizi. Eşe, dosta karşı olan sorumluluktan bahsediyorum. Bir taraftan da eş, dost olmadan hayatın ne denli sıkıcı bir şeye dönüştüğünü göstermesi açısından iyi. Öte yandan böyle bir durumda kimlerin gözünde değerinizin olduğunu da görüyorsunuz ki yukarda atladığımı belirttiğim küçük detay böyle bir şey; birileri gelip beni buldu.
Diğer taraftan süreç içerisinde uykuyla alakalı ciddi problemler yaşadım ki düzensiz de olsa kendi içinde bir düzene sahiptir uykum. (Hala o eski karmaşık düzenine döndürebilmiş değilim) İnsanlar genellikle gün içerisinde arar birbirini. Uykunun telekominikasyonla alakalı kısmı buradan kaynaklı. Şimdi bir görüşmeye gitmem lazım fakat uyku sistematiğim bozulduğu için gidemiyorum. Telekominikasyon orucunun yan etkisi bu oldu.
Kategori: YORUM
11 Ara 2009->
Bu bir isyanın dile getirilişidir. Bu, göz göre göre, siktiriboktan ideolojik kavgalar uğruna hayatlarının baharında ölüme gönderilen gençlerin ardından yakılan ağıtların tercümesidir. Bu, kitleleri “şehitler ölmez, vatan bölünmez” sloganlarıyla gaza getirip daha fazla “ölüm” isteyen “savaş tüccarları”na edilmiş bir küfürdür. Bu, özünde “dini” olan bir kavramı “laik cumhuriyet” jargonuna uyduran silah tüccarlarının halkı uyutmak için nasıl benimsettiklerini görüp, görmeyenlerin körlüğüne edilmiş bir hakarettir.
ŞEHİTLER ÖLMEZ, VATAN BÖLÜNMEZ?
“Allah yolunda öldürülenler için “ölüler” demeyin. Tam aksine, onlar dirilerdir ama siz farkında olmazsınız.”
Bakara Suresi 154. ayet. İslam dininin “cihat” politikasına gönüllü savaşçılar kazandırabilmek için inmiş ayetlerden. Bahis konusu sloganın kökeni. Tabi hilafet eksenli bir devletten laik cumhuriyete geçişle birlikte “ümmetçi” din kökenli söylem “ulusçu” laik söyleme dönmüştür. Oysa kitleleri harekete geçirmenin en kolay yollarından biri “kutsallaştırılmış kavramlar” olduğundan “şehitlik” kavramı laik devlet tarafından sahiplenilmiş, diğer bir “kutsal kavram” olan “vatan” kavramıyla birleştirilerek 30 yıllık savaşta evlatlarını yitiren ebeveynler için teselli sloganına dönüştürülmüştür. Oysa vatanın bölünmesi çatışmalarda ölen gariban askerlerden ziyade karnı tok, sırtı pek politikacıların elindedir. Ve bu politikacılar silah üreticileriyle birlikte hareket etmektedir.
Çatışma sayesinde bölgeden ülkeye giren uyuşturucunun Ege’den Avrupa’ya sevkinden de payları vardır bu politikacıların. Asya kökenli uyuşturucu Avrupa’ya yukarıdan Rusya veya aşağıdan Afrika üzerinden değil bizim ülkemiz üzerinden sevk edilmekte ve bunu bütün dünya bilmektedir. Kimse ses çıkarmaz, çünkü herkes bu pis paradan payına düşeni alır. Aynı şekilde T.S.K.’nın savaş harcamalarından kimlerin fayda sağladıklarını, Rusya’ya verilen helikopter ihalelerinde kimlerin aracı şirketleri üzerinden bu ihalelerin verildiği, İsrail’le çıkan modernizasyon anlaşmazlıklarının aslında ekonomik başka altyapılarının olduğunun, aslında devletlerin değil medya, futbol ve sanayi dünyasından tanıdığımız isimlerin politik bağlantılarını kullanarak başka çıkarlar peşinde koştuğunu da bilmeyiz. Yukarda filler tepişirken aşağıda çimenler “şehitler ölmez, vatan bölünmez” diye bağırır durur. Ölür ulan, şehitler de ölür.
Ne zaman ülkede bu pis savaşın iç yüzünü göstermeye yönelik eylemler sergilense silahlar konuşur. Uğur Mumcu öldürülür mesela. Bize şeriatçıların öldürdüğü dezenformasyonu pompalanır bu pis çarkın medya kanalıyla. Oysa şeriatçı dediğin kalabalığın o esnada “bir sineğin üzerine pislediği seccadede namaz kılınır mı?” gibisinden saçma bir meseleyi tartıştığından haberimiz olmaz, hemencecik kabulleniriz bu bilgiyi. Oysa daha sonra ortaya çıkar Uğur Mumcu’nun P.K.K. ve derin devlet arasındaki bağ üzerinde çalıştığı ve bir takım somut verilere ulaştığı. Fakat bizim algımız kördür artık. Durduk yerde P.K.K. pusu kurar, 7 körpeyi kurban veririz. “Durduk yerde bu adamlar neden pusu kurdu” diye sormayız kendimize. “P.K.K. mı kurdu bu pusuyu yoksa başkaları mı” diye tartışırız. Oysa görmeyiz demokratikleşmenin P.K.K.’nın işine gelmediğini. Bölgedeki egemenliğini yitireceği için bundan kaçındığını görmeyiz. Görmeyiz bölgedeki çatışmanın T.S.K.’nın işine geldiğini. Bölgedeki karanlıktan payını alan ortakları çoktur çünkü. Sınırdan kaçak sokulan mazotun mahalle aralarında damacanalarla satıldığını sanırız. Oysa dev petrol şirketlerinin parçası olan petrol istasyonlarında satılır bu petrol. Topu topu 5 tanedir ve hepsi payını alır bu kaçak petrolden ama biz görmeyiz. “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” diye bağırır dururuz avazımız çıktığı kadar. Ölür ulan, şehitler de ölür.
Yukarıdaki fotoğraf bir şehidin mezarı. Hikayesi enteresan; bir adamın oğlu P.K.K. saflarında savaşırken ölür. Babası mezar taşına şehit yazdırır. Olay mahkemelik olur. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi babaya beraat kararı verir ve mezar taşını iade eder. Devletin resmi makamlarınca şehittir oğlu artık. O yüzden şehitler de ölür ulan!
Demokratik açılımın sadece P.K.K.’yı kurtarmak için girişilmiş bir hareket olduğunu düşünürüz. Oysa bizim geleceğimizdir kurtulacak olan. Ama göremeyiz. Sığ politik tartışmalar arasında kaybolur gider görme yeteneğimiz. Şehit verir öteki oğlumuzu da vermeye gönüllü oluruz. “Vatan sağ olsun” deriz, doya doya sevişemeden ölen evlatlarımızın arkasından. Oysa bütün dünyayı kurban ederdik evladımıza devlet baba bize o şaşaalı töreni hazırlamasa. İnsanoğlu bu ya, hemen kanarız, vatan sevgisi evladımıza olan sevgimizi bile kör eder oluşturulan atmosferde. Kimse çıkıp “bütün vatanlar kurban olsun ulan benim biricik yavruma” diyemez, dedirtmezler. O yüzden şehitler de ölür ulan.
Biz şehitler ölmez dedikçe daha çok evladımız ölür. O yüzden birilerinin çıkıp haykırması lazım “şehitler de ölür ulannn!”
(Ey kavmim! Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.)
->
Bir yorumcu “bunlar olacak, bunlar doğum sancısı” dedi, mantıklı. İçerisinde bulunduğu ortam sıkıcı, dar geliyor. O yüzden kıvranmakta, tekmelemekte. Ama diğer taraftan sıcak ve koruyucu bir yuva onun içi. Dışarıya çıkmayı kabullenmiyor. Sancı üzerine sancı.
“Türkiye kendi aydınlanmasını yaşıyor.” Bir “sosyal medya” mecrasında kurulmuş bir cümle. “Emmanuel Kant aydınlanmayı “Sapere Aude; aklını kullanma cesaretine sahip ol” diye tanımlıyordu. Bu aydınlanmanın temel felsefesidir.” (bkz) Bizim “aydınlanma” olarak bildiğimiz cumhuriyet döneminin aslında “başkalarının aklına” güvenmekten öte bir tarafı yoktur. Oysa şimdi bize öğretilen ve dayatılanın haricinde bir akıl kullanma söz konusu. “Türk” tarihinde hiç olmadığı kadar kitlesel hem de.
Pusu malum; Reşadiye’de 7 asker şehit. İşte şehit düşen Cengiz Sarıbaş’ın amcasının ağzından dökülenler;
Bu savaş, çok anlamsız bir savaş. Bunun mutlaka bitirilmesi lazım. 25 senedir bu savaş nasıl bitmez? Demek ki silahla halledilmiyor, silahla bu iş çözülmüyor. Bunun yanında artık masa başında mı olur? Deniz Baykal ve Bahçeli bu işle ilgili geride duruyorlar. Ülkemiz için, gençlerimiz için hep zarar.
Ne olursa olsun bu savaşın bitmesi lazım.
Türkiye büyük bir devlet. Yani bu anlamsız, çok çirkin bir savaş. Mutlaka hallolması lazım, ama masa başında, ama şöyle, ama böyle, ama fedakarlık. Ne olursa olsun bu savaşın bitmesi lazım. Daha nice Cengizler böyle gider. Giden geri gelmiyor, ateş düştüğü yeri yakıyor. Ölen geri gelmiyor. Sade başsağlığı dilemeyle, sadece ‘şöyle olmuş, şehitlerimiz böyle olmuş’ demekle olmuyor, yarın unutuluyor, unutulmasın.
Savaşı yapanlar da bu ülkenin çocukları, ölenler de bu ülkenin çocukları, kurşun sıkanlar da bu ülkenin çocukları. Mutlak suretiyle Bahçeli ve Deniz Baykal’a çok görev düşüyor. Tarih bunları yazacak sonra, pişman olacaklar sonunda. Onun için herkesin elini taşın altına koyup elbirliği içinde bu terörü bitirmemiz lazım. (bkz)
Şer odakları devrede. Durup dururken 7 asker şehit. İstatistik tablosundaki yerlerini aldılar. Devlet Bahçeli için sadece istatistiki bir bilgidir 7 askerin şehit olması. Deniz Baykal için de, Tayyip Erdoğan için de, senin, benim için de öyle. Sonuç kaça kaç? Sahi, Ceylan ve Serap hangi tarafın istatistiğine girer?
D.T.P. Eşbaşkanı Emine Ayna’nın çoukluğunda Kütahya’da yaşadıkları ev Kürt oldukları için yakılmış. Bir müddet bir kamyonun kasasında yaşamak zorunda kalmışlar. Hırçınlığının nedeni şimdi anlaşıldı. Devlet Bahçeli’nin hırçınlığının sebebi ne acaba?
Peki Abdullah Öcalan’a ne diyeceğiz? “Hayatını, Kürt Halkı’nın kurtuluşu için feda etmiş bir önder”e yakışıyor mu bir odanın santimetre hesabını yapmak? Kahramanlık bu kadar ucuz mu artık?
D.T.P. içinde ılımlı ve radikal olarak adlandırılabilecek iki kanadın bulunduğu aşikar. Eşbaşkanlar bir anlamda bu iki kanadın temsilcileri. Emine Ayna’nın faşizan çıkışlarına rağmen Ahmet Türk’ün asil duruşunun saygıyla selamlanması gerek.
D.T.P.’nin kapatılması durumunda açılım süreci tıkansa da Türk insanının aydınlanma süreci devam edecek. Tabi karanlığın direnişi de…
Kategori: YORUM
26 Kas 2009İnsanımızın yakasını bir türlü bırakmayan yapışkan yargılarımız vardır. Uzun ömürlülüğü bize hastır, başkasında bulamazsınız. “Kulluk” ve “teb’alık” vardır ne de olsa kökenimizde. Alışkanlık yapmış, genlerimize işlemiştir. Rusların üç farklı rejim deneyimlediği sürede biz C.H.P.’yi deneyimleriz, yarı süresine Süleyman Demirel deneyimini anca sığdırırz. İzmir “gavur”dur Sivastan ötesi Kürt. Bütün Karadeniz Laz’dır bizim için, bir avuç Laz kalsa da gerçekte. Kolay değildir Anadolu insanının yargısını değiştirmek. “Dönek” deriz çünkü yargı değiştirene.
Yargımız katı taraftarlığımızdan gelir. İzmir’i düşünün; A.K.P.’yi sevmedi İzmir, seçimlerde gördük. Taraftarı olduğu parti istemiyor diye insanlıklarını bir kenara atıp tamamen politik bir davranışla Kürtleri taşladılar. Yargı derken Kürtlerle ilgili yargılarından bahsetmiyorum, A.K.P. ve C.H.P. ile ilgili yargısından bahsediyorum İzmir’in.
Fotoğraf, demokrasiyi isteyen taraf A.K.P. istemeyen taraf C.H.P. şeklinde. İzmir son eylemiyle istemediğini gösterdi. Ama?
Ama kısmına gelince, Anadolu Üniversitesi rektör seçimlerinde meydana gelen haksız durum aslında A.K.P.’den çekinen kesimin haklılığını ortaya koyar nitelikte. Y.Ö.K.’ün tercihi diyebilirsiniz. Artık şunu benimsemek lazım Y.Ö.K. iktidar tarafından şekillendirilmiştir. Kimseyi kandırmanın bir anlamı yok. İnsel’in dediği gibi öğretim görevlilerinin demokratik seçimine saygı gösterilmemiş, “rağmen” 3. sıradaki aday rektör olarak atanmıştır. Ve bu, Y.Ö.K. veya Abdullah Gül’ün değil A.K.P.’nin ayıbıdır.
Yargılardan kurtulmak o kadar da kolay değil. “Dönek” tam dönemiyor çünkü. Arada kalmak derken, budur işte.
Bu arada Mustafa Balbay’ın mahkemede sarfettiği “ben buradayım, paşalar nerede?” mealindeki sözleri Ergenekon Davasında gözlerden kaçan veya bilinçli bir şekilde görmezden gelinen bir gerçeği hatırlatmıştır; “bu bir darbe davasıysa paşalar neden yok?” Bu da A.K.P.’nin samimiyetine gölge düşüren başka bir unsur.
Kategori: YORUM
16 Kas 2009Berlin duvarının 20. yıkılış yıldönümüne denk gelen Demokratik Açılım görüşmelerinde Ömer Çelik “Güneydoğu’daki kardeşlerimizle aramıza alaturka Berlin Duvarı örenler”den bahsetmişti. OHAL yapısının fiili federasyon olduğunu söyleyen Çelik oldukça etkileyici bir konuşma yapmıştı fakat liderlerin gölgesinde kalmıştı bu konuşma. “Alaturka Berlin Duvarı” kavramını ben ilk kez Ömer Çelik’ten duydum.
Gerçekten de OHAL dönemine baktığımızda (hatta halen bu gün bile) tek taraflı geçişe açık bir duvar var ortada. Kürtlerin batıya geçişi serbest fakat batıdan Güneydoğu’ya geçişin yasak olduğu görünmez bir duvar. Tuğlalar yerine “korku tohumları” kullanılarak örülmüş bir duvar. Böyle bir tek taraflılığın bir amacı olabilir; bölgede olan biteni batıda yaşayanların görmesini engellemek. Nitekim başarılı da olmuştur bu alaturka duvar. Bu gün Güneydoğu’da yaşanan barış kutlamalarının batıda anlaşılamamasının sebebi budur.
“Dağdan inenler” arasında bulunan Elif Üstündağ katıldığı bir panelde “30 yıldır cenaze karşılayan bir halk, çocuklarını karşısında gördü, bu sevinç anlatılmaz” diyerek batının bu sevinci anlayamamasının sebebini gösteriyor bir anlamda. Burada medyamızın da bu duvarın arkasında kaldığını belirtmekte haber var. BBC Türkçe’nin hazırladığı “Duvarın Tanıkları” haberinde Berlin duvarının doğusundaki insanların Batı Berlin televizyonlarını izleyerek batıdaki yaşamı gördükleri ve o şekilde yaşama isteklerinin duvarın yıkılmasındaki en büyük etken olduğu belirtiliyor. “İnsanların geçişini engelleyen duvar, televizyon sinyallerinin geçişini engelleyemedi.” Dolayısıyla medyanın etkisi büyük oluyor duvarın yıkılışında.
Aynı şekilde bizim “Alaturka Berlin Duvarı”mızın 30 yıldır dimdik ayakta kalmasının nedeni de medyamızdır. Savaşı sorgulamadan, salt “şehit” kavramı üzerinden propaganda yaparak duvarın sağlamlaştırılmasına katkıda bulunmuştur. İnsan hayatını istatistiki bilgiler ışığında yansıtarak “onların ölüleri bizimkinden daha fazla” gibi aşağılık bir propagandayla vatandaşın benliğinde “biz-onlar” ayrışmasını perçinlemiştir. Bir taraftan da “onların ölüleri”nin fazla olduğunu belirterek toplumsal bir rahatlamanın yolunu açmıştır. Zaman zaman propaganda “bizim ölülerimiz daha fazla” şekline dönüştürülmüş ve bu da toplumsal infiallerin yaşanmasına sebep olmuştur. Bu arada rakamların kaynağının Genelkurmay olduğunu belirtmekte de fayda var.
Sözlerimi yukarda bahsettiğim panelde dağdan inen PKK’lıların askere alınmasıyla ilgili bir soruya M. Şerif Gençdal’ın “anlamlı” yorumuyla bitirmek istiyorum; “biz silah bırakıp geldik, siz yeniden elimize silah mı vereceksiniz?”
Videoyu göremiyorsanız şu adresten izleyebilirsiniz.
Kategori: ÖTEKİ
15 Kas 2009
“Bu Kalp Seni Unutmaz T.S.K.” başlıklı yazımda bahsettiğim, cezaevi görüşme sahnesinin yaşanmış bir öykü olduğunu, olayın başından geçtiği kişinin Kamber Ateş isimli mahkum olduğunu öğrendim. Dahası Diyarbakır İ.H.D. tarafından kitaplaştırılan “Hapishaneden Öyküler” kitabına ismini veren öykünün bir de Nazım Hikmet Kültür Merkezi tarafından çekilmiş kısa filmi var ve Gülsüm Akyüz tarafından yazılmış bir şiir;
dilim tutuklu oğlum
seninle konuşamam
gözlerime bak
sözlerimi anlarsın
gözlerimin derininde
kaç uykusuz geceler
kaygılı bekleyişlerden
sana zulüm yaptılar mı?
-kamber ateş nasılsın?
N.H.K.M. Sinema Topluluğu tarafından çekilen kısafilm;
24 Saatlik bir uykusuzluğun ardından alışkanlık itibariyle bir film karşısında uyuklamak üzere laptopu elime alıyorum. O an aklıma meclis görüşmelerinde Ömer Çelik’in söylediği; “biliyormusunuz BU KALP SENİ UNUTURMU diye bir dizi var..orda diyarbakır da olanları anlatıyor..hakikaten bu kalp bunları unutmaz” sözleri geldi. Dizinin ilk bölümünü daha önce izlemiştim, ikinci bölümü izlemeye başladım. Yakın tarihle “alıp-veremediği olan” bir insan olarak, o kadar uykusuz olmama rağmen izlemediğim 4 bölümü birden izledim.
Dizinin daha önce Genelkurmay’dan tepki aldığını gazetelerde okumuştum. Diyarbakır Cezaevi sahnelerini görünce tepkinin sebebini daha iyi anlıyorsunuz. Oysa beni işkence sahnelerinden daha çok ziyaretçi görüşmesindeki sahne etkiledi.
Ziyaretlerde Kürtçe konuşmak yasak. Türkçe bilmeyen bir anne-oğul arasında gerçekleşen ziyaret sahnesi. Telörgülerin arkasından, dokunmak yasak. Anne dışarda öğrendiği tek Türkçe cümleyi “Berzan, nasılsın?” cümlesini ağlayarak söylüyor. Berzan da bildiği bir kaç cümleden biriyle ağlayarak cevap veriyor; “iyiyim anne, sen nasılsın?” Sonra anne sorusunu tekrarlıyor, Berzan aynı şekilde cevap veriyor. Ve bir kez daha… Derken anlıyorsun anadilde konuşmanın ne anlama geldiğini.
Dizi “cesurca” diye niteleyebileceğimiz cümleler kuruyor. “Açılım” günlerinde izleyiciyi “uyandırmak” anlamında işlevselliğini yerine getiriyor. Bundan beş yıl önce böyle bir şey Türk Televizyon’larında olamazdı. Aslında hükümetin Kurtlar Vadisi’nde yaptı(rdı)ğı gibi bir “toplumu aydınlatma projesi” olarak düşünüyorum. Kurtlar Vadisi yıllarca “çete” kavramına izleyiciyi alıştırdığı için “Ergenekon”a “komplo teorisi” yakıştırması yapanlar, sadece hükümetin siyasi arenadaki rakipleri. Kalabalık kitleler bu gün Ergenekon’un gerçekliğine inanıyorsa bunda Vadi’nin katkısı büyüktür. Aynı şekilde “Bu Kalp Seni Unutur mu?” dizisi de kitleyi Ergenekon’cuların cezalandırılmasına hazırlamanın yanısıra muhalif kanattan da alabildiği desteği almak amaçlı bir “ısmarlama dizi” gibi durmakta. Zaten yazar ve danışman kadrosunda Fehmi Koru ve Mümtazer Türköne olunca hükümetin ne kadar işin içinde olduğu daha rahat anlaşılıyor.
Akıllara şu soru gelebilir; “dizi 12 Eylül Darbesi’ne yargı yolunu açmak için kamuoyunu hazırlama amacı güdüyor olabilir mi?” Zannetmiyorum. Zira hükümetin geldiği geleneğin 12 Eylül’le görülecek bir hesabı yok. Hatta dizide Erbakan’ın pasif kalışının eleştirisini bile görebilmek mümkün ki; A.K.P.’nin Erbakan’dan kopuş gerekçelerinden biri de 28 Şubat karşısında pasif kalışıdır.
Daha önce de pek çok yazıda değindiğim üzere A.K.P. medyayla kitleleri etkileme konusunda uzman bir altyapıya sahip ve bunu gayet başarılı bir şekilde uygulamakta.
(Ayrıca bkz; Osmanlı’dan Günümüze İlmiye-Harbiye ya da O.R.D.U.-A.K.P.F. Kavgası)
Kategori: FOTOĞRAF
13 Kas 2009“Kudretlinin eleştirisi”ne devam. Protesto seçkisi-3. Devamını okuyun »
Kategori: UTANÇ VESİKASI| YORUM
12 Kas 2009Sevan Nişanyan 11 Kasım 2009 tarihli Taraf Gazetesindeki köşesinde, Cumhuriyet’in 86. yılı nedeniyle kaleme aldığı Gençliğe Hitabe başlıklı yazısının ardından kendisine gelen mailleri yayınladı. Ağza alınmaz hakaretler, küfürler, ölüm tehditleriyle dolu mailler. Peki ama ne yazmıştı da bu kadar insanı kızdırmıştı?
“Seksenaltı yıl yeter” diyerek başladığı yazısına “Kan-vatan-düşman’dan ötesine aklı ermeyen bir dil bu ülkeyi bunca yıl esir etti. Artık yeni şeyler düşünmenin vaktidir” diyerek bu edebiyatın zirvesi olarak gördüğü “Gençliğe Hitabe”yi yeniden kaleme almış, ve Türk Gençliğine birinci vazifesinin “insan olmak” olduğunu öğütleyen, insani erdemleri öven bir yazı yazmıştı. Gayet samimi duygularla donanmış bir yazı.
Fakat Cumhuriyetin tornasından geçmiş, tek bir kalıp baz alınarak işlenmiş, faşist, ezberci, düşünebilmek için kendisine akıl verecek insanlara muhtaç, güdülmeden yaşayamayan, konuşmak yerine “paykıran” ve böylece cesur, cabbar ve kudretli görüneceğini zanneden Ogün Smast bozması-hayranı “Türk İstikbalinin Evlatları” aldıkları ezberci eğitimin haricinde bünyelerinin karşılaştığı bu “farklılık“ı hazmedemeyip mide bulantılarını kin şeklinde kuşmuşlar ki bu da Sevan Nişanyan’ın ne kadar haklı olduğunu gösterir. Doğru ya Hırant Dink öldürüldüğünde ağlayanlar olduğu gibi alkış tutanlar da vardı. Doğru ya Onur Öymen gibi bir milletvekili çıkıp meclis kürsüsünde açılımı Demokratik Açılım’ı eleştirirken “varsın analar ağlasın, Dersim’de de ağlamışlardı” gibi haddini bilmez aşağılık bir cümle kurarak katledilen 90 bin Kürt’ün kanından nemalanmak için kepazeleşiyordu.
İster Birinci Cumhuriyet deyin, ister oligarşi, isterse Kemalizm. Adını ne olursa olsun yanlışlarla dolu, kendi söylediğine kendisi bile zor inanan, dört tarafı düşmanlarla çevrili, eli sürekli tetikte olan, her metrekaresi yıkılamaz “tabu“larla bezenmiş devrin sonu gelmiştir. Devir “kan“a değil “insanlık” ve “erdem“e değer verme devridir.
"Biz televizyon izlemekle, milyonerler, sinema tanrıları, rock yıldızları olacağımıza inanarak büyüdük, ama olmayacağız. Simdi bunu anlamaya başlıyoruz.. Tyler Durden "Fight Club''